ATATÜRK’LE İLGİLİ ANILAR


Böylesine Büyük Adam


Yıl 1938... Günlerden On Kasım...
İstanbul Hukuk Fakültesinde bir Alman profesör var. On Kasım günü yürekleri burkan acı haberi o da duymuş. “Derse gireyim mi, girmeyeyim mi?” diye kararsızlık içinde kalmış. O sırada aklına rektöre başvurmak gelmiş. Kalkmış, rektörün yanına gitmiş. Aralarında şu konuşma geçmiş:
— Efendim, kararsızım, acaba ne yapsam?
— Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa onu yapın.
İşte o zaman Alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:
— BİZDE BU KADAR BÜYÜK ADAM ÖLMEDİ Kİ!.. demiş.


Bir Gün Yanılmışım


1922 bir Ağustos günü Mustafa Kemal, Keçiören’de yakın arkadaşlarıyla bir aradaydı. Çok yorgundu. Gece yarısı toplantıdan ayrılacağı sırada, arkadaşlarına:
— Saldırı (hücum) haberini aldığınız zaman hesap ediniz; on beşinci gün İzmir’e varacağız, dedi.
Bu kadar kısa zamanda hem düşmanın yenileceğine hem de İzmir’e varılacağına kimse inanmamıştı. Dudak bükenler, gülümseyenler oldu.
Gazi, tarihî buyruğunu verdi:
— Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!..
Buyruk yerine getirildi. Türk orduları 9 Eylül’de İzmir’e girdi.
Ankara’ya dönüşte coşan, kabaran halkla birlikte arkadaşları da Gazi’yi karşılamaya gelmişlerdi.
Gazi, onlara döndü:
— Bir gün yanılmışım, dedi.
Çünkü İzmir’e on beş günde değil, on dört günde varmıştı.
(N. Nafiz EDGÜER’den)


Cumhuriyet


Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalık bir halk topluluğu iskelede çevresini sarmıştı. Yaşlı bir kadının elinde kâğıtla Atatürk’e yaklaştığı görüldü. Ata’nın yolunu keserek:
— Beni tanıdın mı oğul, dedi. Ben sizin Selanik’te komşunuzdum. Bir oğlum var. Devlet Demiryollarına girmek istiyor. Siz, onu alsınlar, dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu işe almadı. Ne olur, bir kere de söyleyiniz.
Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri içtenlikle parladı.
— Oğlunu alamadılar mı? dedi. Ben dediğim hâlde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş. Çok iyi yapmışlar. İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak...
Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu. Atatürk inanç dolu bir sesle:
— İşte Cumhuriyet’ten beklediğimiz sonuç, diyordu.


Öğretmen


Atatürk’e sordular:
— Kurtuluş Savaşı’nı kazandınız. Cumhuriyet’i kurdunuz. Şimdi ne yapmak istersiniz?
Hemen cevapladı:
— Millî eğitimin başına geçmek.
Bu amaçla her gittiği yerde okullara uğrardı. Yurdu dolaşırken yolu bir köye rastladı. Okula girdi. Öğretmen ders veriyordu. Atatürk’ü görünce ayağa kalkıp yerini vermek istedi.
Atatürk:
— Hayır. Yerinizde oturunuz. Dersinize devam ediniz. Eğer izin verirseniz biz de sizden faydalanalım. Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir, dedi.
Aliyar KARACA


Atatürk Çocukları Severdi


Atatürk, çocukları çok severdi. Yaşlandıkça onlara daha çok yakınlık duymaya başladı. Onları
çevresine toplar, oyun oynar, Rumeli türküleri söylerdi.
Bir gün İzmit’te bir okul gösterisinde küçük bir çocuk Atatürk’e hayran hayran bakıyor, gözlerini
ondan ayırmıyordu. Sonunda koştu, Atatürk’ün kollarına atıldı. Öptü, öptü...
Atatürk çok duygulanmıştı. Yanındakilere döndü:
— Görüyorsunuz ya, dedi. Bu çocuklarla ben aynı kuşaktanız.


Seni Seviyorum


Bir gece Park Otel’de, bir çocuk coşkuyla,
— A anne, işte Atatürk! diye bağırdı.
Çocuk koştu, hemen sarılıp Atatürk’ün iki elini birden öptü.
Atatürk:
— En çok kimi seviyorsun bakalım. Anneni mi? Babanı mı?
— Ben en çok seni seviyorum.
— Atatürk olduğum için mi?
— Evet.
— Ne yaptım ki, beni bu kadar çok seviyorsun?
— Düşmanları denize döktün. Yurdu sen kurtardın.
Altı yaşındaki bir çocuk bile onu tanıyor, yaptıklarını biliyordu.


Atatürk’ün Hediyesi


Malının, mülkünün hepsini bir kanunla milletine bıraktığı zaman Başbakan’a yazdığı telgrafta
şöyle demişti: “Ben gerektiği zaman Türk milletine, en büyük hediyem olarak, canımı vereceğim. Bugünkü
hediyemin, ona vermeyi düşündüğüm asıl hediyemin yanında hiçbir değeri yoktur.”
Atatürk, bu son sözleri yazdırırken kendini tutamamış, sesi çatallaşmaya, gözleri yaşarmaya
başlamıştı.


Daima Okuyan Atatürk


Atatürk, başladığı bir işi bitirmeden rahat edemezdi. Bazen hiç durmadan okuduğu, 48 saat çalıştığı
olurdu.
Bir gün eline geçen bir tarih kitabına o kadar dalmıştı ki iki gün iki gece devamlı okudu. Nihayet
özel sekreteri dayanamayıp:
— Yorulmadınız mı Paşa’m? diye sordu.
Paşa:
— Hayır, yalnız gözlerim yaşarıyor. Fakat onun da çaresini buldum. Biraz tülbent aldırttım ve
parça parça kestirdim. Bu parçalarla gözlerimi siliyorum.
Diye cevap verdi.


Mustafa Kemal Paşa Samsun’da


Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Samsun’a geldi. Bir süre çalıştıktan sonra kentin postanesine
gitti. Görevli bulunan PTT memuru o günü şöyle anlatıyor:
Hava yağmurlu ve elektrikliydi. O zaman paratoner sistemi olmadığı için telleri toprağa vermiştim.
Saat gece yarısına yaklaştığı bir anda kapıdaki nöbetçi koşa koşa geldi, bir haber verdi: Mustafa
Kemal Paşa geliyor. O sırada, Mustafa Kemal Paşa tek odadan ibaret telgrafhaneye girdi. Ayağa
kalktım.
— Buyurun Paşa’m.
— Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor, dedi.
— Hava elektrikli, telleri toprağa verdik, sizi görüştüremem!
— Bu, vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim, ya ölürüz, ya vatan kurtulur, dedi.
Ceketinin cebinden ipek mendilini çıkarıp maniplenin üzerine koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka bir şey kalmamıştı.
— Sen ölürsen ben de ölürüm, dedi.
Elimi bırakması için söylediğim ısrarlı sözlere aldırmadı, elimi uzun süre bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Derhâl cevap geldi. Nöbetçi memur, Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediklerini söyledi. Paşa şifreli bir not verdi, yazdım. Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı. Bir kâğıda çabucak şifreli bir şeyler yazdı. Havza’ya iletmemi söyledi. Amasya ile de istediği konuşmayı yaptım, sonra:
— Oh çok şükür, şimdi vatan kurtuldu, dedi ve yanındakilerle gitti. Birden aptallaşmıştım. Oturduğum yerden kalkamadım. Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyan bir kişiydi. Fes kapmaya, mevki elde etmeye gelmiş biri olamazdı. O bir gerçek vatanseverdi, Atatürk’e hayranlığım yağmurlu bir gece böyle başladı işte...
Ahmet Remzi COŞKUNER


Atatürk’le Çoban


Atatürk, açık havada, kırlarda dolaşmayı severdi. Bir süre gittikten sonra arabasından iner, yürürdü.
Böyle gezintilerden birinde, bir çobanla karşılaştı. Sürüden, koyundan, söz ettikten sonra, aralarında şöyle bir konuşma geçti.
Atatürk:
— Sen Atatürk’ü bilir misin?
— Bilmez miyim efendi! Ona Gazi Paşa da derler.
— Peki ne yapmış Gazi Paşa?
— Efendi, onun neler yaptığını, sen benden daha iyi bilirsin.
— Onu görmek ister misin?
— Ah, efendi, istemem mi? Ama ben onu nerden görebilirim?
— Öyleyse bana bak. O, bana çok benzer.
Çoban, övünme saydığı bu söze dudak bükerek:
— Haydi ordan! Senin görünüşünde Atatürk mü olurmuş? Sakalın bıyığın bile yok, demiş.
Atatürk, çobanın bu küçümsemesini sevimli bir anı olarak anlatır, şöyle derdi:
— Çobanı bozmadım. Onun kafasında, bıyıklı ve sakallı kalmaya razı oldum.


Küçük Cemil


Atatürk, çocuklarla konuşmayı çok severdi. Bir gün Çankaya sırtlarında dolaşmaya çıkmıştı. Küçük bir çocuğa rastladı:
— Adın ne senin bakayım? diye sordu.
— Cemil, efendim.
— Çankaya’da mı oturuyorsun?
— Hayır, Ayrancı’da.
— Okula gidiyor musun?
— Evet efendim, gidiyorum.
— Eee, ne okuyursun orada?
— Her şeyi okuyorum.
— Peki, ben kimim Cemil?
Zeki çocuk, gözlerini Atatürk’ün yüzünde gezdirdi:
— Siz Gazi Paşa’sınız.
Ata gülümsedi:
— Beni benzetmiş olmayasın...
— Hayır, iyi biliyorum.
— Nereden biliyorsun?
Çocuk, güvenle yanıt verdi:
— Çünkü bu dünyada kimse size benzemez.
Bir de Onbaşım Görsün
Atatürk, bir gün askerî bölgeye giderken otomobili bozuldu.
— Yürüyelim. Otomobil yapılınca arkadan gelsin, dedi.
Ata’mızla arkadaşları yürüdüler. İlerden Mehmetçik bağırdı:
— Dur! Kimsin?
Durdular, Mehmetçik geldi:
— Buralara Ata’mız gelecek. Geçmek yasaktır.
Ata güldü:
— İyi bak, Atatürk bana benzer mi?
Mehmetçik baktı baktı, gözleri parladı.
— Benzemeye benzer ama askerlik bu, bir de onbaşım görsün, dedi.


Babasının Tarlası


Köylünün biri, Atatürk’ün Orman Çiftliğindeki tarlalarından birini, kendi malıymış gibi ekip biçiyordu. Gazi’ye haber verdiler. Atatürk bunun üzerinde önceleri durmadı. Sonra çiftliği gezdiği günlerden birinde adama rastladı:
— Burada ne yapıyorsun? diye sordu.
Köylü gülümseyerek:
— Tarla sürüyorum, dedi.
— İyi ama, bu tarla senin midir?
— Değildir.
— Kimindir?
— Atatürk’ündür!
— Güzel ama, sen başkasına ait bir toprağın, ona sorulmadan sürülüp ekilemeyeceğini bilmiyor musun?
— Biliyorum, fakat benim bu tarlayı sürüp ekmeye hakkım vardır.
Atatürk.
— Bu hakkı nereden alıyorsun?
Köylü:
— Atatürk bizim babamız değil midir? İnsan babasının tarlasını sürüp ekerse suç mu olur?
Atatürk, beğenme ve sevgi dolu gülümseme ile köylünün sırtını okşadı ve:
— Haklısın!.. diyerek uzaklaştı.
Aliyar KARACA